İnsan, çoğu şaşırtıcı gerçekleri, sık gördüğü için normalleştirir. Çok gördüğü için, doğada tonlarca ağırlıktaki suyun, buharlaşmasına ve taşınabilir hale gelmesine şaşırmaz. O buharların bir kargocuya teslim edilmek için kümelenmesi ve bulut paketlerine dönüşmesi garip gelmez. Rüzgâr, işini kusursuz yapan bir kargocu olarak çalışır ve o bulutları havada bir adresten başka bir adrese nakleder. Tonlarca su, insanların başının üstünden aşırılarak taşınıp geçirilir ve hiç yorgunluk olmaz, kaos çıkmaz.
Gökyüzü, bu işlemlerin hiçbirinden hasar almayan bir zemin işlevi görür. İnsan, gökyüzüne bakar ve saatlerce izleyebilir, gökyüzü hiç sıkıcı değildir ve asla aynı gökyüzü şeklinde görünmez. Suyun buharlaşıp taşımaya en uygun hale gelmesi şüphelendirmiyor insanı. Kümelenip paket paket yolculuğa hazırlanması da öyle. Nakliye aracı olarak, yönleri asla rastgele olmayan rüzgârların kullanılması da… Tüm bunların üç aşamada gerçekleşmesi gerçekten garip değil mi?
Aynı gökyüzünde o sırada kuşlar da uçar, kanatlarını aça kapaya.. Onları havada tutan nedir? Bulutların altından, üstünden, içinden geçiren… Dengeye gelmiş hangi kuvvetler var ki o kuş orada durabiliyor, ezilmiyor, preslenmiyor? Öyle bir kuvvetler dengesi var ki o kuşun kan basıncı bozulmuyor, gözünün damarı patlayıp kanamıyor. Diyelim ki havada kalabildi, o kuş nasıl kanat çırpıp yol alabiliyor?
İşin içine katarsak… Bu kadar farklılığa o kadar kuş nasıl uçabilir oluyor?
Bilinen, yaklaşık on bin kuş türü var. “E her kuş uçmuyor ki”denilebilir. Yerdekinin koşabilmesi için de benzer dengeye ihtiyaç yok mu?
Kuşlar da bulutlar gibi rüzgârların enerjisinden faydalanıyor. Uçuşlarını, iç navigasyonlarına uygun rüzgârlara göre planlıyorlar. Kilometrelerce ötedeki bir adrese yönleniyorlar.
Bir de her biri, apayrı güzelliğe sahipler. O kuş, o kadar çeşitli ve bir de o kadar güzel olmak zorunda mıydı? Hangi kuşa bakarak yorulabilir insan? Kafese koyduğu kanarya bir an yerinde durmuyor, o adam da o kuşu saatlerce izleyip keyif alabiliyor. Gökyüzünden, kuşlardan keyif almalı mıydık? O kadar farklılığa karşılık; kalkmasıyla, uçmasıyla, konmasıyla hep üç aşamada hareket ediyor olması garip değil mi?
O kuşun yumurtası var, o yumurtanın içinde sarısı ile beyazının bir oranı var, ondan yavru çıkmasının bir ısısı var,ısının sıcaklığı-soğukluğu var ve bunların hepsinin tam da olması gerektiği kadar olması var. O kabuğun altında aşırı hassas bir yapı var ve kalsiyum kümeleri bir araya gelip bir ambalaja dönüşmüş. O ambalaj olmasa, yumurtanın ne bütünlüğü korunabilir ne taşınabilir ne de sağlıklı kalması mümkün olur. Yumurtlamasıyla, kuluçkasıyla, yavrusunun çıkışıyla; neden bir kuş hep üç aşamalı hereket ediyor?
İnsan da hamlelerini ataklara bölebilir. Böldüğü ataklarda yükü ve hareketi minimum maliyetle ve zahmetle yönetmek için sebepler oluşturup, o sebepleri kümelendirebilir. Sebeplerini kümelendirip paketlere dönüştürebilir ve belli bir hedefe yönelik hareket kazandırabilir. Harekete süreklilik katabildiğinde ise o bir rüzgârdır artık. Hangi yöne, nasıl eseceğini planlayabilir. Bütün bunları bir de güzel yapabilir.
İnsanoğlu, saf akılla bakıp, şaşırma yetisini kaybetmediğinde ve deneyim çıkarma niyetiyle baktığında doğadan birçok strateji öğrenebilir.
15 Yanıt
Hiç birşey böyle olmak zorunda değildi ama herşey olması gerektiği gibi oldu…
Düşünme yok ama olması gerekeni yapıyor… Ustalık böyle bir şey olmalı…Düşünmeden yapabilmek…
Merak öğrenmenin ön koşulu insan bir şeyi merak ettiğinde öğrenebiliyor. bu kuş nasıl uçuyor dediğinde öğrenmeye başlıyor. o zaman öğreniyor hava direncini, o zaman öğreniyor basıncı, o zaman öğreniyor ağırlık merkezini… ama hepsinin başında merak var.
“Doğa her an insana seminer verir. Yeter ki insan, meraklı bir öğrenci olmayı becerebilsin.”
Çok güzel anlatmışınız. İnsan yeter ki öğrenmek istesin, doğadaki mucizelerin tesadüf olmadığını amacı olduğunu bilsin, pay çıkarabilsin. Yeterki bir hedefi olsun ve hedefi doğrultusunda merağı algısı olsun. Hayatı boyunca çok meraklı bir öğrenci olsun ki hem kendine hem çevresine öğretebilen olsun.
Doğada sadece biraz daha detaylı algılama yaptığımızda ne çok şaşıracak şey var aslında…ve öğrenecek, hayatımızı kolaylaştıracak ne çok deneyim aktaran bir düzen var.
Doğadan küçük bir örnek. Ama nasıl da güzel çıkarımlar olmuş. Yeter ki insanoğlu merak etsin. Bugün izlediğim bir belgeselde antilop yavrusunu doğruyor. ve yavru bir saat sonra anasıyla beraber koşmaya başlıyor. Ne kadar kızsa bir zaman dilimi diye düşündüm. Sırtlan diğer tarafta bekliyor. Bir an evvel doğaya ve yaşamına uyum sağlamak zorunda. Merakı hep annesinin yaptıklarında nasıl davranıyor, nasıl avını yakalıyor. ya da nasıl av olmaktan kaçıyor. Onun için hayat o kadar olabilir. Önemli olan bu süreçte benim neler yaptıklarım ve öğrendiklerim.
Bununla birlikte merakın amacına doğru bir hedef doğrultusunda olması önemli. Yoksa…
Bir koyuna bakıp çocuğunu nasıl eğitmesi gerektiğini görebiliyor mesela insan doğaya bakınca. Bakan göze öğretmen çok aslında. Merak etmek yeterli. Bir kuzu koştura koştura annesi buluyor emmek için, bense elimde tabak oğlanın peşinde koşturuyorum. Bu koyun bunu nasıl yapıyor diye merak etsek, cevap ardından gelecek… O kuzu sabahtan beri aç 🙂
O zaman soru sormaya, irdelemeye devam…
Çocukların merakı ve hayreti de buradan geliyor olabilir. Çünkü sürekli bir şeyleri öğrenme peşindeler :)Belki bizim de bazen çocukları gözlemleyerek onlardan davranış modellememiz doğru olabilir…
insan merak ettiği şeyin pesinden gidyor.
Neyi merak ederse o yönde ilgisi, konsantrasyonu, hareketi ve ögrenmesi de oluyor. O zaman neyi merak ettigi çok önemli..
Her neye bakarsak bakalım, yüzeysel değil, detayda incelemeye başlasığımızda, çıkarılacak öyle güzel stratejiler var ki! Ve hiç biri tesadüf değil. Ne güzel bir örnek hazırlamışsınız, elinize sağlık.